Bu bulunduğumuz bölge çok garip gelmişti bana...Bir yaşanmışlık izi vardı baktığın her yerde. Üst üste seki oluşturmak için dizilmiş taşlar. Belli bir düzende ekildiği hala belli olan üzüm kütükleri vardı...
Sergi serilen sergi yerleri...Ve daha ilginci bu kadar harap halde bırakılmalarına rağmen yaşama tutunmaya çalışan ve canlılığını koruyan bir çok üzüm çubuğu vardı... Ne olmuştuda dedelerimiz bu güzelim yerleri bir anda terk etmişlerdi...
Nasıl bırakabilmişlerdi anılarının olduğu, alın terlerini akıttıkları ve büyük emek verdikleri bu toprakları... Vefa belki de bu terk edilmenin olduğu o günlerde koyup gitmişti bu topraklardan...
Az daha aşağılara doğru yokuş aşağı dereye doğru biraz da zorlanarak inmeye başlamıştık...
Bir anda çok farklı bizim köyde hiç görmediğim bir ağaç görmüştüm...Bunun nar ağacı olduğunu öğrendiğimde ise bu bereketli toprakların terk edilme nedenini iyice merak etmeye başlamıştım artık. Köye gidince canlı şahitlerden bu olayın aslını öğrenmeye karar verdim...
Eşek üstünde bu arada hayal kurma durumum aralıksız devam ediyordu...Dere denilen yerde gerçekten çok kez bir çok kişiden dinlediğim gibi bir sürü beyaz güvercin var mıydı?
Deredeki suyun rengi hangi renk görünüyordu acaba. Yüzebilecek miydim? Yüzme bilmiyordum ama belki bugün onu öğrenebilirdim kim bilir?
Yüzemesem bile derenin içinde durmalıydım muhakkak. Gerçi yanımıza başka da kıyafet almamıştık ama ıslanırsa üstümüzde kururdu ne olacaktı ki...
Bu düşünceler beynimde hiç durmadan tekrar tekrar dile geliyordu...



