Bir güz mevsiminin hiç olmasını istemediğim serin bir sabahına uyanmıştım. Yatmaktan sırtım ağrımıştı ama yataktan kalkmayarak günü yavaşlatmaya çalışıyordum aslında.
Pencere önündeki perdenin hafif açık kalmış aralığından içeri sızan güneşin şavkında toz zerreciklerinin dansını izledim belli bir süre.
Perdeyi tamamıyla açtığımızda tam aydınlıkta bu zerrecikleri göremiyorduk.
Varlardı aslında ama bakmasını bilene görünüyorlardı adeta.
Hayatta çoğu zaman bir çok şey için böyle değil miydi?
Zamanı bu şekilde durdurmanın mümkün olmadığını anlamış olmalıyım ki yataktan bir çırpıda kalkmıştım.
Artık herkes için yeni bir başlangıç olacak olan ayrılık saati gelip çatmıştı... Yakınlarda arkadaşım ve ailesinin doğup büyüdüğü yerleri terketmesine sebep olan göç selinin şimdi ki kurbanı bizim aile olacaktı anlaşılan...
Nerelere sürükleyip gidecekti bakalım bizleri.
Ne vakittir korkusunu çektiğim şey şimdi gerçekleşmeye başlamıştı ne yazık ki.
Eninde sonunda geleceğini hissediyordum bugünlerin ama olabildiğince geç gelmesini istiyordum...
Evin balkonuna çıktım ve orada bulduğum içinde soğuk su olan ibrik ile elimi yüzümü yıkayıp yüzümdeki su damlaları yüzümden aşağılara doğru süzülürken evin önündeki hareketliliği yeni fark etmiştim.
Hemen merdivenlerden hızlıca aşağıya indim.
Turşu bidonunuda şuraya devrilmeyeceği bir yere koyuverin dedi anam diğer eli ile göz yaşlarını başörtüsüne silerken...Sonra bakışlarımı oradaki olan herkesin üzerinde gezdirdim hızlıca. Herkes ağlıyordu ama nerdeyse hepsi bunu gizleme gayreti içindeydi. Kimi arkasını dönerek göz yaşını hızlıca siliyor kimide o anda başka yerlere bakıyormuş gibi yapıyordu.
Çok ayıp bir şeydi herhalde ağlamak...
Herkesin mutsuz olduğu bu durumun başka bir çözüm yolu yok muydu acaba?
Köyden ayrılırken eşyalarının hepsi buydu. Bir çift halı, bir kilim, bir odalık duvar yastığı,iki yün yatak, üç dört yastık ve bir çift yorgan...Kenarda bir elma kasasının içinde tas, tabak ve mavi çinko çaydanlık gibi mutfak eşyaları görünüyordu...
Ambardan katmış oldukları bulgur, kuru fasulye, nohut ve yeni kurmuş oldukları bir iki bidon turşuda bir köşeye istiflenmişti.
Hemen bunun yanında bir sepet üzüm ve bir sepet göklü kırmızılı güz domatesleri gözüme çarpmıştı.
Olanca eşya bir kamyon kasasının yarısını bile doldurmamıştı.
İnsanı istemediği birşeyi yapmaya zorlayan nedenler genelde zorunluluklardan kaynaklanıyordu.
Evimizin büyüklerinden birisi komşumuzla konuşurlarken
şimdiki bu zorunlu ayrılığın nedeninin ekmek parası olduğunu duymuştum.
Ekmek parası denilen şey demek ki kazanılması çok zor bir şeymiş demiştim o an içimden.
Oysa köyde ekmeği hiç parayla almamıştık ki. Bu nasıl bir ekmekti acaba diye kaç kez sordum günlerdir kendi kendime hatırlamıyorum...
Abim, ablam ve ben bu yolculuğun içinde olmayacaktık. Ablam ve ben ilkokulu bitirinceye kadar köyde ebemgilin yanında kalacaktık. Öyle karar verilmişti nedense. Abim ise farklı bir şehirde yatılı okulda kalacaktı...
Onun durumu bizimkinden daha da zor olacaktı anlaşılan...
Evin en küçüğü olan kızkardeşimi ise babamgil yanlarında götürmeye karar vermişlerdi. Onun daha böyle bir ayrılık durumuna dayanamayacağını düşünerek buna karar vermiş olmalılar.
Ben yaşımdan dolayı çokta bu ayrılığın farkında değilmişim görüntüsü vermeye çalışsamda hakikatte içime içime ağlıyordum ve bir yumru gelip oturmuştu boğazıma o an. Ablam ise halini pek gizleyememiş olacak ki daha şimdiden boynu bir yana yıkılmıştı ve ağladı ağlayacak bir haldeydi.
Aslında ailenin gidenleri ve kalanları olarak derecesi farklı olsada hepimiz bir ayrılık hali yaşayacaktık...
Kalanlar olarak köyümüzden, köydeki yakınlarımızdan ve arkadaşlarımızdan bir ayrılığımız olmayacaktı ama ana, baba, kız kardeş ve abiden ayrı kalacaktık.
Köyden göçen ailelerde bu tarz parçalanmışlık hali bu aralar çok sık karşılaşılan bir durumdu.
Gurbete gidenler gittikleri yeri tam yurt edininceye kadar ailenin hepsini yanlarında götürmüyorlardı nedense. Aileyi kısım kısım götürmeyi yeğliyorlardı genelde.
Ürküyorlardı adeta şehirlerden...
Gidenlerin bayramlarda köye geldikleri zaman bahsettiklerine bakılırsa ürkmekte haksızda değillerdi aslında.



